Merkez-Çevre

“Merkez-çevre paradigması”nın Türkiye’nin sosyo-politik ortamını açıklamak için yeterli olup olmadığı kadim bir tartışma.

Tartışmaya ya da eleştirmeye yanlış noktadan başlıyoruz fikrimce. Sorulması gereken  sorular; “Merkez kim, çevre kim?” değil, “Merkez ne, çevre ne?” olmalı. Bu kavramlar esas olarak bireylerin ve grupların kültürel algıları üzerine inşa ediliyor ve bir değerler sistemine takabül ediyor. Belli bir zaman diliminde “merkez” ve “çevre” olarak tanımlanan değerler silsilesi, toplumun geçmişten geleceğe uzanan değerler repertuvarında kendine bir yer buluyor.

Burada altı dikkatle çizilmesi gereken nokta şu; merkez veya çevre değerlere sahip çıkıp onları yeniden üretenler zaman içinde değişebiliyor ancak soyut bir değerler sistemi olarak “merkez-çevre” varlığını koruyor. Bir dönem merkez olan değerler seti, bir başka dönem çevre olabiliyor veya tam tersi. Daha da önemlisi, bu değer setleri toplumsal hafızanın değerler repertuvarında varlığını korumaya devam ediyor. Deyim yerindeyse, merkez olmak için sırasını bekliyor. Sonuçta, “merkez” çok kısaca “iktidardaki değerler sistemi” veya “hakim değerler sistemi” olarak tanımlanabilir. Bu,  “somut” olarak bireylerle veya gruplarla değil, daha ziyade “soyut” olarak bireylerin ve grupların sahip çıktıkları ve yeniden ürettikleri değerlerin toplumsal konumu ve statüsüyle ilgili bir çözümleme.

Belki somut bir örnekle derdimi daha kolay anlatabilirim. İran’ın erken modernleşme döneminde merkez, Batılı değerlere; çevre ise, İslami değerlere tekabül ediyordu. Humeyni Devrimi ile işler tersine döndü ve merkez İslami değerler, çevre Batılı değerler oldu.

Sonuçta “merkez-çevre” bu şekilde, yani “sosyal-mental bir harita” olarak tanımlandığında, sadece Türkiye’nin değil bir çok ülkenin sosyo-politik ortamını açıklamak için kullanılabilir diye düşünüyorum.

Bu kavramsal çerçevenin devamında şu tespitler de nefes açıcı olabilir:

  • İstikrarlı ve bütünleşmiş toplumlarda (örneğin, Batı toplumları gibi) “merkez-çevre” ikiliği var olmakla birlikte, bu iki değer seti arasında  sert bir çatışma yaşanmıyor. Bir başka ifadeyle; merkez çevreyi, çevre merkezi yok etmeye çalışmıyor. İstikrar ve bütünleşme, merkez değerlerin ve çevre değerlerin bir arada yaşamasını, birbirine saygı ve hoşgörü göstermesini ifade ediyor.
  • Belli bir zamanda çevre değerlere sahip çıkan gruplar demokratik mekanizmalar sayesinde barışçı yollardan değerlerini iktidar yapma, dolayısıyla merkez olma imkanına sahipler. Bu açıdan bakıldığında, etnik ve dini azınlıklar açısından tablo karanlık; bu grupların iktidar olma şansları olmadığı veya çok kısıtlı olduğu için çevre olarak kalmaya mahkumlar. Hatta bu bağlamda, etnik-dini azınlıklar merkez-çevre çatışmasının “iflah olmaz” boyutu olarak görülebilir.
  • Edward Shils‘in tanımladığı anlamda merkez-çevre ikiliği, bir değerler sistemini ifade ettiği kadar bir kurumlar sistemini ve buna bağlı bir ikiliğini de ifade ediyor. Buna göre, “bütünleşmemiş” ve “istikrarsız” toplumlarda özellikle siyasal kurumların merkez-çevre çatışmasını giderici veya nötralize edici biçimde tasarlanması şart. Bunun ipuçları yeni demokrasi teorisine ilişkin literatüründe bulunabilir.

Edward Shils (1975), Center and Periphery: Essays in Macrosociology, Chicago, University of Chicago Press.

Yorum yaz

İsmiyle Müsemma